Sevdiceğimiz kalbimizi kırdığında, nisyan ile bir gül uzatalım
İnsan nisyan ile hemhal olduğunda, geçmişini ve geleceğini titizlikle ele almalı diye düşünürüm. Nisyan nedir, unutmaktır. Belli başlı durumlarda insanın nisyan ile hemhal olması kurtarıcıdır lakin taviz tavizi doğurduğu gibi nisyan da isyana galebe çalıp dönüşebilir.
Başımıza gelen kötü söz ve davranışları unutmak güzeldir, şifa vericidir zira nefretin hücrelerimize yayılmasını önler. Nefret hastalığı ile ruhlarımızın zehirlenmesini önlediğimiz için bazı inanışlarda “unutmak” önerilir çünkü sevdiklerimizin kırdığı kalp, kırıklık sebebini unutunca kin duygusundan beri kalır. Üzüntülerimiz ve hüzünlerimiz yerleşik bir hal almaz. Kolay değildir bu noktada nefse unutturmak ama ben bu durumu direk konuşarak aşıyorum. Çünkü bazen farkına varmıyor karşımızdaki muhatabımız, konuşunca ve kırgınlık sorunumuzla yüzleşince bu durum aşılıyor. Küslük önlenmiş ve araya giren mesafe de kapanmış oluyor.
İletişim kurmak, konuşmak insana özgü ve insanoğluna sunulmuş tek gerçek. Konuşmanın muhteşem bir özgürlük vasfı olduğunu düşünüyorum. Samimi bir duruşla ve seçilen cümlelerle en büyük sorunların bile küçülüverdiğine şahit oldum. İletişim kurmadığınız zaman büyüyen öfke ve kırgınlıkların ise benliğimizde ağır bir yük olarak var olduğunu hepimiz biliyoruz.
Peki iletişimsizliği nasıl aşabilir ve yüklerimizden arınabiliriz? Önce kendimizle iletişime geçerek ilk adımı atabiliriz çünkü bu hal de bünyemizde başlayan ve büyüyen bir süreçtir. İnsan kendini bilmeli, kendiyle olan sorunları yine kendisiyle çözmeli ve marazlarını terbiye etmelidir. Yunus Emre’nin ilmin kapısının anahtarı olarak önerdiği, “Kişi kendini okumalıdır.” minvalindeki öğüdün esası da budur. Bireysel okumaların bir adım ötesi ise kişinin çevresini-alemi okuması ve anlamlandırması olarak seyrini devam ettirir.
Bu anlamda yapılan pek çok bilimsel çalışmalar da var, mesela bir suyun muhatap kabul edilip bir bardağa güzel sözler diğer bardağa da kötü-olumsuz sözlerin sarf edilmesi sonucunda suyun değişimi dehşet veren bir örnektir. Ben bunu çiçeklerimde ve kedilerimde yapıyorum. Güzel sözler sarf edip ve iltifat ettiğim zaman ki değişimlerini gözlemliyorum, böceklenen çiçeklerimin dallarına yapışan pamukçuk böceklerinin de bir canı olduğunu kabul ederek ondan özür diliyor ve yerinin çiçeklerimin dalı olmadığını, o dallarda yuvalanmaya devam ederse bir güzelliğin kurumasına neden olacağını söylüyor ve gitmesinin tembih ediyorum. Gitmesi için zaman veriyorum, gitmediği zaman yine üzgün olduğumu söyleyip, sirke ve tarçınlı su ile siliyorum. Bazen sirke-tarçına gerek kalmadan çözülüyor ve süreç, yine muhteşem bir gelişimle beni kendine hayran bırakıyor.
Bu davranış hali gündelik hayatıma da sirayet ediyor elbette, şöyle ifade edeyim ki belki hayatlarınızda güzel bir açılımla anlam bulur. Bir gün sabah evden çıktım, aracıma bindim ve işe doğru yola çıktım. Bana düz karşımdan gelen taksi şoförüne ters olan yolda araçlarımız karşı karşıya geldi. Aslında karşı araçta ki kişi, minik bir manevra ile ben hatalı olsam bile yol verebilecekken hem bu manevrayı yapmadı hem de ters yola girdiğini belli ki fark etmediği için bağırıp-çağırmaya, kadın şoför olmam hasebiyle ne biçim araba kullandığımla başlayıp, ehliyetimi kasaptan mı aldığımla biten pek çok negatif sözcük kullanmaya devam etti.
Haliyle yanımdaki arkadaşım biraz tedirgin oldu, “Abla adam kavga çıkaracak, hiç muhatap olmayalım.” dedi, yani düşünün öyle bir esip-gürlemekten bahsediyorum. “Dur” dedim, “Dur ve izle”. Sakince camı indirdim, tebessüm ettim ve “Merhaba beyefendi, ne kadar güzel şeyler söylediniz bana, çok teşekkür ederim. Sabah sabah bu daracık yollarda araba kullanmak çok zor değil mi, ama biraz geri alıp yan yola geçebilirseniz ben de yoluma devam edebilirim. Bana söylediklerinizden anladığım kadarıyla siz ne kadar da nazik bir insansınız, bence bunu yapabilirsiniz böylece kalplerimiz de kırılmaz…” O bağıran adamcağız yaptığım ironiyi anladı mı bilmiyorum ama bir an da sakinleşiverdi, yüzünde bir tebessüm belirdi ve “Hemen bacım, dur sen çekeyim arabayı.” dedi ve aracını dediğim şekilde yan yola aldı, teşekkür edip yollarımıza devam ettik, sorun da güzelce çözüldü.
Sevgili anacığımın kulağıma küpe bir sözü vardı, sonra bu sözün İslami bakış açısı ve terbiyesi olduğunu öğrenmiştim. “Karşında çemkiren birine bile güzel söz söyle…” İslami terbiye de bu sözün tefsiri ise “Sana taş atana sen gül at. Gül at ki ellerin gül koksun.” ifadeleri değil miydi?
Unutmak-nisyan ile hemhal olmak... konumuza geri dönelim.
Toplumlarda yaygın davranış kalıpları vardır, geçmiş çağlardan günümüze kadar sirayet eden veya etmeyen. Misal verecek olursak, iş yerine gelen ast-üst kavramına odaklanmadan selam verir. Asansöre binerken-inerken selamlaşılır ve hal-hatır sorar, güzel dileklerle inersin. Yemek yiyen birine afiyet olsun dersin, düşeni kaldırırsın, çantası açık olanı görünce uyarırsın… örnekleri arttırabiliriz elbette lakin uzun zaman sonra İstanbul’un keşmekeşini ve insanları gözlemlemek için toplu taşıma kullanmaya başladığım yakın zamanda şahit olduğum bir durum, kendime “Herkesin yaptığı yanlışlar, normalleşir mi?” sualini sormama neden oldu.
Yine bir sabah Metroya binip iş yerine giderken, lise öğrencisi bir grup Bağlarbaşı durağından bindi. Kendi aralarında konuşup eğlenen grupta sessiz duran, arada arkadaşlarının konuşmalarına tebessümle karşılık veren, bunu da yaparken de sırtı ona dönük olan diğer arkadaşının sırt çantasını merhale merhale açan genç adam dikkatimi çekti. Bu süreç, inmem gereken durağa kadar devam etti ne çantası açılan ne de diğer gençler bu durumu fark etmedi. Aynı durakta inmek için kapıya yaklaştılar, kapılar açılana kadar bekledim, umdum ki arkadaşına şaka yapmış olsun, “Çantan neden açık yahu…” desin, birlikte eğlensinler ve arkadaşının çantasını kapatsın. Olmadı… çantası açılan çocuk hızlı bir hareket yapsa, ani bir manevra ile çantasındakiler yerlere saçılacaktı. İndiler, arkalarındayım, gencin omzuna dokundum, “Genç adam, çantan açık… arkadaşların fark etmedi sanırım çünkü biz gençken arkadaşlarımızın malını da canını da korumak için çok dikkatli olurduk…” Bu sözüm üzerine gençler birbirine baktı, gülüştüler ve “Oğlum amma da malsın la, şu çantan da sürekli açık kalıyor, hahahahahah….” Böyle bir tepki beklemiyordum. Yanlışlar ne kadar zamandır bu kadar normalleşmişti, gençlerimiz kendi izzeti nefsini koruyamazsa, çevresini akabinde vatanını nasıl muhafaza ve müdafaa edecekti, pek çok şey söylemek mümkün ama en acısı neslimizi değerlerine karşı nasıl bu kadar duyarsızlaştırmıştık?
Neyse ya, ye’se kapılmayalım… diyebilirsiniz bana veya üzülmeyelim elbette ama nereden gelip, nereye gittiğimizi de göz ardı etmeyelim. Çünkü elimizin yettiğince, sosyal hayatta gördüğümüz ve şahit olduğumuz yozlaşma, duyarsızlık ve kötülüklerle, sevgi diliyle mücadele edebiliriz. Hatta etmek zorundayız.
Sadece kalben buğuz etmeyelim, elimizle de müdahale edelim ama altını çiziyorum ki “sevgi dili” düsturumuz olsun.
Not: Yazılarımı kısa bulan arkadaşlarımız olmuş, uzun yazmak sıkar diye düşünüyordum lakin görüşlerinizi bize bildirebilirsiniz.
Yazı-Foto: Ayşe Büşra Erkeç / İzin almadan çoğaltılamaz, isim yazmadan paylaşılamaz.







.jpeg)
Bu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSil