Sen de Allah’ın biriciğisin...



İstanbul’da aldığın nefes, gördüğün ve yaşadığın tecrübelerin her biri insanı iki kat büyüten veya kendi yerinde saydıran bir hali vardır. Ruhunun penceresinde terennüm ettiğin, şahit olduğun her ne ise onu katarsın heybeye, çoğaltır ve çoğalırsın veya büyük bir yanılgının pençesinde kendinle savaşırsın. Seçim senin.

 


Dileğim, büyüklerin duasına mazhar olup çoğalmaktır. Yaşamımın 16 senesinde bu düşüncelerde değildim, çayımı içerken, gözlerimi büyüleyen deniz ve martı, kulaklarıma şenlik katan müzik, kalabalık insanların keşmekeşiliği değil, sahilde denizden çıkardığı yosunla oynaşan martıları gördüm, şükrettim. 


                                


Akşam ezanları vaktinde martıların kuşkonmaz camii çevresinde raks etmesi, kanatlarının ve beyaz görüntülerinin ihtişamında kaybolmak, taze simit kokusu, çayın şekersiz kekremsi ama tutsak eden tadı, her sokağının ve caddesinin kaldırım taşlarına siniveren şiirin bin bir çeşit hali ve İstanbul'un en kalabalık kabrine sığınıveren, kocaman kalbini de yanında götüren, evrenin en yalnız ve hüzünlü şairini gizleyen bir şehirsin artık benim için İstanbul.



Aşkın, adım başı uyuyan uyanıklarının makamlarında sessizce duaya durduğunu terennüm etmek nasıl bir histir ki ahir zaman insanının acziyetini yüzüne vurmazlar, dinlerler sukutla… “Amin” dediğini duyarsınız, sonra gayri ihtiyari “melekler de şahitlik eder mi anne o dualara?” diye sormak istersiniz, annenizin de artık uyuyanlara karıştığını unutarak. Her unutuş kocaman bir tokat olup indiğini kavradığınızda acıyı hissetmezsiniz, daha acı olan kayıplarınızı hatırladığınızda anlarsınız “acı” neymiş… işte o zaman yine sığınıverirsiniz İstanbul’un merhametli ellerine. 


                                  

Nasıl, “yazmak, sadece ilhamla değil ısrarla öğrenilen bir disiplin” ise İstanbul’u sevmek de haksız yere incitildiğiniz anda dilinizden dökülüveren bir duanın içinde sırlanır ve kaderiniz olur. 

 

İşte bu benim şükür ile büyüttüğüm İstanbul hikayem… “Bir gün burada yaşayacağım ama yanımızda sen olmayacaksın!” cinsinden bir şükür.


Akşamın alaca karanlık mehtabını izliyorum şimdi, hangi kitabımın kaçıncı satırında kaybolduğumu bilmiyorum ama şehrin ışıkları teker teker yanarken, denizin koyu maviliğinde şenleniyor gönlüm… kalkıp ağır adımlarla pencereye yaklaşıp, pikabımın çıtırdayarak çaldığı plağımın arkasını çeviriyorum. Çayım hala sıcak, bir fincan daha getirmesini rica ediyorum genç, dünyaya anlam vermeye çalışan ve gönlü yaşadığı hevesi aşk zanneden delikanlıdan. 



Gözlerim uzaklarda ağır ağır ilerleyen vapurdayken, gençlikte yaşanılan her duygunun aşk zannedildiğini, çekilen çaba ve yaşanılan hüznün aslında Rabbe iltica etmek için ruhu terbiye eden gayretten öte gitmediğini anlatıyorum fakat delikanlının tepkisizliği ile susuyorum. Kulaklarında başka alemlerin yanıltıcı seslerini yüklenmiş delikanlı meğer yaşayarak damıttığım gerçeği hiç duymamış, sözlerimin kifayetsiz olduğunu görüp, usulca masama bıraktığı çağımı yudumluyorum. 


                                   


Hava biraz serin, sonbaharın hüznü değil hiç hüzünlenmedim sonbaharda bilakis yağmurunu ayrı severim, sararıp düşen yaprağını ayrı… akşamın geceye dönüştüğü o ışıltılı saatleri ise denizi daha koyu maviye dönüştürmüş, vapurların denize düşen ışıklarıyla yayılan ahengine kapılıyorum. 

 

Her anın gizemi, anlamı ve hissettirdiği duygu da biricik, tıpkı senin gibi. 

 

Dostumun sözüyle bir kez titriyorum ve kendime geliyorum, “Kendi hakkına girme, sen de Allah’ın biriciğisin!” bu cümleyle birlikte bütün acı sözleri silip süpüren ve yok eden en güçlü cümleleri düşünüyorum. 

 

Sen de Allah’ın biriciğisin, biriciksin. Üzülme!



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

 Sadece Leman Dergisi mi? Evlerimizde de "Siyer-i Nebi okuyalım!

Sevdiceğimiz kalbimizi kırdığında, nisyan ile bir gül uzatalım