Bazı ayrılıklar camide biter


 

Kavuşmadır camiler, buluşma mekanları olur bazen cami bahçeleri, bazen de dizi-film çekim mekanları olur. Camilerde başlayan, cami avlusunda biten bir hikâye değil midir hayatlarımız. İki ezan arasında aldığımız derin bir nefes gibi hayat, kısa ama bütün hücrelerimize nüfus eden bir oksijenle kendimizi ölümsüzlük yanılgısında kaybediveririz.  Pek çok hikâye arasında kendine yer bulabilmiş, nefes almayı başarabilmiş, kendine gizemli bir öykünün kapısını aralayabilmiş bir hayat yaşıyoruz evet ama o hayatın kısacık olduğunu unutuveriyoruz.


 

Aslında bu hal, diğer bir yandan da bireysel bir nüve, hepimizi içinde çeken, büyüten, besleyen ve mutlak sona hazırlayan doğal bir akış. Annem, bebeklerin anneleri ile tek fiziki bağı olan göbek kordonlarının kuruyup düştükten sonra, zemzem ile yıkanıp cami bahçelerine gömüldüğünü anlatmıştı. Bazı ebeveynlerin de erkek bebeklerin kordonlarını camiye, kız bebeklerinin bağını da ev bahçesine gömdüklerini ilave etmişti. Nedenini sorduğumda, “Kızlar evine bağlı olsun, er çocuklar da dinine bağlı olsun diye camiye gömülür…” demişti, itiraz etmiştim, “Neden, din sadece erkekler için mi gerekli?” Anadolu irfanı dediğimiz minvalde annemin cevapları ardı sıra gelmiş, sohbetimiz devam etmişti ama şimdi yazarsam Türkiye’nin şu an ki bilincine ağır geleceğini düşündüğüm için burada bitiriyorum.


 

Dönelim o halde konumuza…

 

Eğer İslam inancıyla Müslüman evladı olarak bir evde doğduysak, ruhumuzu kendine aşina kılan ilk ezan ile tanışıyoruz. İşte ilk aşkın muhabbetini ve tınısını o an duyuyoruz ve hissediyoruz.

 

Son nağme ise selamız oluyor, bu noktada da ruhlarımızın kendine geldiğini, kafasının dank ettiğini hatta tabiri caiz ise “Allah’ım bu kadar mıydı bana verilen süre yaa…  ama daha kul olacaktım ki, az daha zaman versen, acık daha ek süre versen Rabbiim… Şey ben aslında insanlara iyilik yapmayı, hak yememeyi, hatta kalp kırmamayı filan öğrenmiştim ama henüz uygulamaya geçememiştim… en azından onları uygulayabilseydim.” Ve benzeri serzenişlerinin yapıldığı anın da tam olarak o an olduğunu düşünüyorum.


 

Düşünsenize daha cennet meyvesi günahsız bir bebekken ruhumuzun tanıştığı ezan-ı şerifin manevi huzurunu dünyaya “merhaba” der-demez hissettik… Yaklaşık 20 yeğeni olan bir insan olarak pek çok yeğenimin ve oğlumun ilk ezanlarına şahitlik ettim. Ağlayan, viyaklayan bebekler, kulaklarına değince Allah’ın kelamı, derin bir iç çekip susuyor ve dinliyorlar. “Sen nerden biliyorsun dinlemeyi ey minik bebek, ey cennet kuşu…”


 

Lakin bilen o körpecik, minik bebek değil ki, işiten ve bilen, ezanı tanıyan, sekine bulan o bebeğin ruhu, dinliyor ezanı ve susuyor. Bu nedenle öldüğümüz zaman okunan selamız/ezan sonrasında kılınacak olan cenaze namazımızın ruhumuza yabancı gelmeyeceğini düşünüyor ve biraz olsun ben de sekine buluyorum. Dikkat edin, kendi duygularınızı yoklayın, ezanla gelen son çağrıda bu nedenle her zaman hüzünleniriz. Aslında hüznümüzün nedeni son buluşmaların çağrısının, sevdiklerimizle bir nevi ahitleştiğimiz, ayrılık buluşmasını gerçekleştireceğimiz cami bahçelerinde de bu nedenle hüzünlenir ve ağlarız.

 

Belki ölüm korkusundan, belki de ayrılıkların vuslata ermesinden ama hep kendi ölümümüze ağlarız. Kendi başılığımıza, arda kalmışlığımıza, sevdiklerimizin zamansız bir aleme evrilmesine, bizim dünya sürgünümüzün hala devam etmesine, gönlümüze yediğimiz o ağır yumruğun acısını bastırmaya çabalayıp, ağlarız kendi ölümlülüğümüze.


 

Ölüm her şeyi temize çeker.

 

Zira kaybettiğimiz her kim olursa olsun bu fark etmez, çünkü ölüm temize çekme üstadıdır, bu konuda profesyonelleşmiştir. Rastlamışsınızdır illaki kanlı-bıçaklı olan küskünlerden biri ebedi hayata göçüverince bir diğeri kendini cami avlusunda buluverir. Kızgın olduğumuz, öfke duyduğumuz ana-babamız olsa bile gözümüzde melekleşiverir. Komşu, kardeş, eş, dost, akraba veya sevgili… fark etmez, kayıp her kim olursa olsun, ölüm bütün marazi duyguları temize çekiverir. İşte bu nedenle bazı ayrılıklar camide biter.

 

Yaklaşık 8-10 senedir birbirlerini çok sevmelerine rağmen, fiziki şartlar nedeniyle görüşmeyen lakin birbirini sahiden sevdiklerine ve masum bir aşkla derinden bağlı olduklarına inandığım iki insan vardı. Er olan kişi, ar olan kişiye pek çok kez ulaşmaya çalışmıştı o 8-10’lu yıllarda ama ar olan kişi bu çabalara hiçbir şekilde mukabele etmemişti.


 

Ez cümle er olan kişinin vefatını öğrendiği zaman bile kızgınlıkla “umurumda değil, ölürse ölsün…” demişti ar kişi, lakin son buluşma mekanına, camiye koşarak, ağlayarak ve bir dolu yürek pişmanlıklarıyla gitti. Haftalarca toprağını avuçlayıp onunla konuştu, dertleşti, gözyaşlarını sevdalısının cesedini örten toprağıyla sildi, haftalarca mezarı başında oturdu.

 

Ayrılıkları camide buluşmaya dönmüştü, hasbıhalleri ise mezar başında devam etti.

Yani dostlarım, bazı ayrılıklar gerçekten camii de bitiyor.


 Yazı-Foto: Ayşe Büşra Erkeç / İzin almadan çoğaltılamaz, isim yazmadan paylaşılamaz.  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

 Sadece Leman Dergisi mi? Evlerimizde de "Siyer-i Nebi okuyalım!

Sen de Allah’ın biriciğisin...

Sevdiceğimiz kalbimizi kırdığında, nisyan ile bir gül uzatalım