Zaman, aciz varlıklar için kurgulanmış bir kafes!



Zamansız alemin içinde zamanlı bir dünyaya sıkıştığımız için ne yapacağımızı bilemiyoruz bazen, sıkışmış, çaresiz hissettiğimiz zamanlar oluyor hatta yaşarken kendimizi bile-isteye bitiriyoruz, bitirme stratejileri uyguluyoruz.

Ölmeden önce ölmek veya nefis terbiyesinden bahsetmiyorum, ne yapacağını bilememe haliyle yalpalamaktan, zamanlı dünyaya geliş gayemizi unutmaktan ve değerlendirememekten bahsediyorum.


Bazen bir müzik çocukluğuma götürüyor, gizli gizli dinlediğim yeşil pop harici sesleri de keşfettiğim, abimler kızmasın diye para biriktirip aldığım walkmanım ve radyo frekanslarının sunduğu müzik demetlerini… daha dün gibi, gözlerimi kapattığım anda aynı hissi yaşıyorum. Abim kızmasın diye kalbim küt küt atıyor, sesini duyabiliyorum. Sonra kulağıma bir ses geliyor, Müslüm Gürses çalıyor, dinliyorum ilk kez, "Bir teselli ver", sesi nasıl güzel geliyor, nasıl içli… içeri girip dinlemek istiyorum ama bir yandan da abimi rahatsız etmekten çekiniyorum… ardında Grup Vitamin şarkıları, günlerce radyoda o seslere rast gelmek için çabaladığımı hatırlıyorum. Hala bugün, hala şimdi, çünkü “Zaman aciz varlıklar için kurgulanmış bir kafes.”


 

Kalkıp bir fincan kahve daha koyup kendinize, İstanbul’dan, Artvin’den, Rize’den, Konya’dan dilediğiniz her yer ve mekândan istediğiniz ana ve zamana tekrar gidebilirsiniz ve bunun için zaman makinesine ihtiyacınız yok. Neye ihtiyacımız var, kendinize! Salt ve safi varlığınıza, aklı-selim beyninize, buna kimisi meditasyon demiş kimisi de rabıta, bence işin aslı kendine ve Rabbine dönüşle mümkün oluyor.



“En mutlu olduğunuz anı düşünün, buldunuz mu? Kapatın gözlerinizi, neredesiniz?” telkiniyle gözlerimizi kapatıyorum. Toroslarda yayladayım, henüz hiç bir imtihanımın başlamadığı, babacığım ve anneciğimin huzurlu, dinç, sağlıklı ve mutlu olduğu günlerdeyim… elimde Nietzsche Ağladığında-Irvin D. Yalom var. Aklımda deli sorular, kaset çalarda Ömer Karaoğlu, çayı demlemişim… babacığım ceviz ağaçları dikeceği bayırı düzenliyor elinde kazma-kürek hem çalışıyor hem bana “Mavilim çay var mı?” diyor. Annem gülümseyerek bizi izliyor, “Çavuş, Gatıran Buğarına ne zaman gidecez?” diyor. Babam, “Ayşem dayanamaz çok uzak orası…” diyor. “Dinlene dinlene gideriz Çavuş, azık alırız buğarladan su içe içe gideriz…” Babam mesrur bir eda ile bana bakıyor, “Sabah namazından sonra çıkalım o zaman, hazırlığınızı yapın…” diyor. İlk ve en uzun ve en son yayla günlerim. Yaşım henüz 20, üç ay annem ve babamla geçirdiğim, hayatımın cenneti diyebileceğim zamanlar.


 

Ertesi gün babam sabah namazını camide eda etmiş, biz erken kalkmış hazırlıkları tamamlamışız. Annemle bir çanta hazırlıyoruz, çaydanlık, çay-şeker, zeytin, küflü tuluk peyniri, salatalık, yufka ekmek ve tahin-pekmez koyuyoruz içine… Anneciğim kuru üzüm, leblebi ve çitlek (çekirdek) koymuş, "Bunu da koyalım kızım, buğarların (pınarların) başında dinlenirken yeriz…” diyor. Koyuyorum, sırt çantamı kontrol ediyorum, defterim, kitabım, çantamın bir köşesine gizlediğim sigaram, ve fotoğraf makinem tamam. Babamın sesi geliyor dışardan, “Haydin diyor, hazırsanız çıkalım…”



Babam önde ben ve annem ardında yola çıkıyoruz, yürüyoruz, dağ-tepe demeden yürüyoruz. Yaklaşık 2 saat yüzyıllardır orada duran patika yollardan yürüdükten sonra Katıran Pınarına varıyoruz. Bakanlık ekipleri kazı yapmış, yerin altında bir ev görüyoruz, odacıkları, antresi var. Annem diyor ki; “Hacı, buraları daha önce gördün mü?” “Görmedim…” diyor babam ve devam ediyor, “Askerden geldikten sonra babamla gelmiştik, taaaa o zamanlar buralarda köylerin olduğunu konuşurlarmış… demek buralarmış, atalarımız buralarda yaşamış.” Hayretle giriyoruz yerin altından kazılarak çıkarılmış evin içine, duvarlarına dokunuyorum, taşlara, merdivenleri inip-çıkıyorum… fotoğraflıyorum, her karesini fotoğraflıyorum, beynime nakşediyorum o dokuyu, ailemi, huzuru, an-ı ve mutluluğu… o an mutlu olduğumu biliyorum.


 

Ya sen… senin en mutlu olduğun an nedir? Derin bir nefes al ve kapat gözlerini, hala o zaman, bu zaman… hisset. Ruhunla, kalbinle hisset!

Yazı-Foto: Ayşe Büşra Erkeç / İzin almadan çoğaltılamaz, isim yazmadan paylaşılamaz. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

 Sadece Leman Dergisi mi? Evlerimizde de "Siyer-i Nebi okuyalım!

Sen de Allah’ın biriciğisin...

Sevdiceğimiz kalbimizi kırdığında, nisyan ile bir gül uzatalım