Bağ kurduğun insanların haleti-ruhiyesinden süzülen inci mi, kömür mü?
İnsanoğlu dünyaya gelirken tek bir bağla hayata gözlerini aralıyor, anne ile olan bağ… bilinç daha körpe ve yeni bir alemin yabancısı olduğu için daha fazlasına hazır değil çünkü ve anne konuşamayan bebeğiyle çok özel bir bağ geliştiriyor. Mimik okumaya yani duygularını anlamaya başlıyor. Bebeğiyle kurulan bağ, görünen bağın kesilmesiyle yerini daha duygusal ve içsel bir bağ kurmaya doğru evriliyor. Kadınlar bu nedenle daha detaylı düşünmeyi öğreniyor, duyguları mimik okumayla keşfettiği için derin bir bakış açısını da kolayca kavrayabiliyor.Bu “erkekler anlamaz, derinliği keşfedemez, duyguları okuyamaz” gibi bir feminist bakış açısı sunmasın, zira erkek de annesinden bu incelikleri yetileri kavrayabilir ve sahip olabilir, evlatlarıyla olan iletişiminde keşfedebilir. Ezcümle bu örnek, kadın ve erkeğin fıtratını anlatma çabası olarak değerlendirilsin.
Konumuza dönelim, insanoğlu önce mızmızlanarak, gülerek, agulayarak annesiyle olan bağı vesilesiyle dünya ile irtibatını, derdini anlatma ve konuşma çabasıyla ilerletirken, bağ kurma yetilerini de geliştirebiliyor. Baba, kardeş, arkadaş, sevgili, eş, akrabalar derken bir bağlar yumağı haline geliyor. Her bağ bir ilişki, her ilişki farklı bir duygu durumu, her duygu durumu da benliğin parçalanarak bölünmesi gibi düşünün… Kocaman bir girdap, sürekli dönen ve dönerken de her şeyi, günlük olayları dahi bünyesinde öğüten insani ilişkiler yumağı haline geliveriyor. Kendinizi en tepe noktasında tutmanız yani moral ve motivasyonunuzu sağlamanız neredeyse imkânsız oluyor, en nihayetinde dehlize çekilmemeniz kaçınılmaz.
Girdaptan devam edelim, bağların insanoğluna sunduğu duygu hallerini inceleyelim. Sevinç, hüzün, acı, ızdırap, huzur, hezeyan, mutluluk, bölünmüşlük ve benzeri ana başlıkları ve alt başlıklarını sizlerin özgür zihinlerinize bırakıyorum. Kurduğumuz ilişkiler bütününün şekli ve insana göre değişebilen bu duygu hallerinin kendi dünyamızdaki yansımalarını tahayyül edebilir miyiz? Ne kadar yoğun ve yorucu değil mi?
Bir de hayatınızdan gelip-geçen insanların bıraktığı izler vardır ki tefsire mecali yoktur. Bir yerde bir insanla yolunuz kesişmiştir, iş ilişkisidir bu, komşuluk bağıdır veya gönül macerasıdır fark etmez. Velhasıl herhangi bir insanın nüansından bahsediyorum. Uzun zamandır görüşmezsiniz, iletişimizi kesersiniz lakin o bağ kesilmez, belki uzun zamandır görüşmezsiniz ama kafanızda dönüp duran cümleler veya görüntülerle cebelleşir durursunuz. Yorulursunuz. Çünkü görünmeyen bağlarınız hala devam etmektedir.
Çocukken bir kitapta katillerin katlettiği cesetleri sırtlarına bağlayarak adaletin sağlandığını okumuştum. Aslında bir ceza yöntemi olarak yapılan bu uygulamada ceset katilin sırtında çürür, çürürken çürütür, böylece masum bir insanın hayatına son vermesinin intikamı alınmış olur. Düşünsenize her Gazzeli şehidin, bir İsrailli katilin sırtına bağlandığını… Umarın Allah’ın adaleti bu durumdan daha çetindir!
Konuya dönelim…
İnsanoğlunun kurduğu bağlara baktığımız zaman, iletişimimizin kesilmesine rağmen onun ruhundaki, kalbindeki ve düşünce dünyasındaki marazi sakıtların da hayatımıza sirayet etmeye devam hali bu durumla eş değil mi? Dehşet bir döngü bu, kendimizden kastım ise salt bedenden değil elbette, mecazi bakış açısıyla baktığımızda ruh-kalp ve beyin ve yansıttığı duygu-düşüncelerimizin sürekliliğinden bahsediyorum. Bu ilişkiler ve kurulan bağlar, dehşet bir yumak haline dönüşüyor. “Sürekli görüştüğün 5 insanın toplamısın” ihtarında ki hal gibi fakat dikkati çekmek istediğim mecra burada görüştüğün-bağ kurduğun insanların haleti-ruhiyesinden sana süzülen nedir; inci mi, kömür mü? Şerbet mi, irin mi? İlim mi, küfür mü? Sorgulamalısın, sırtında taşıdığın yük insan etimi yoksa fikir deryası mı?
Son günlerde üzerine çokça düşündüğüm, fikir ürettiğim hatta bu satırları yazıp ruhunuza şifa niyetiyle kaleme aldığım bir süreçteyim. Yüklerimden ve yargılarımdan azade olmaya çalıştığım, çalışırken yargısız infazdan da Allah’a sığındığım bir hal bu… Muhammed’inin annesi, Muhammed’in kerimesi, anasının ciğer paresi, ağalarının biricik bacısı, dostlarının güvenli limanı ve sığınağı, işinin en şereflisi ve hakkıyla idrak edeni, Rabbinin rızasına nail olmayı uman, efendisinin muhabbetine her daim muhtaç olan, örnek bir Müslüman kadın olma şiarı ve duruşuna talip olan bu kardeşiniz “zan”dan kaçarak elinden geleni yapmaya çalışıyor.
Şimdi bu güzel kış gününde, ülkemde kar tanelerinin aydınlattığı pek çok farklı coğrafyamızda, alın elinize sıcacık çayınızı veya kahvenizi, fonda huzur veren müziğiniz mırıldanırken melodileri yöneltin bakalım beliğinize şu soruyu, verdiği cevaplarla büyüyelim inşallah…
Sırtımızda taşıdığımız yük, insan etimi yoksa fikir deryası mı?
Yazı-Foto: Ayşe Büşra Erkeç / İzin almadan çoğaltılamaz, isim yazmadan paylaşılamaz.


.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)

Yorumlar
Yorum Gönder
Görüş ve düşüncelerinizi yazın...