Modern insanın jelibonlu korku tüneli



'İnsanın kıyameti nedir?' diye düşünmüyoruz artık, çünkü bize yıllarca uykunun ölüm, ölümün de kıyamet olduğunu anlattılar. Peki ya tarihe savaşlarla, savunmasız insanların toplu kıyım projeleriyle dünyanın gözleri önünde öldürülmesini nasıl yorumluyoruz, nasıl anlamalıyız bu vahşeti? Kıyamet!

Film sahnesi gibi insanların benliğine hucum eden bir savaş ilüzyonu içerisinde yaşıyoruz. İllüzyon demişken; "Aslında savaş mavaş yok, her şey oyun ya takılmayın... yaşayın hayatınızı... ayyy çiçek böcek vs." minvalinde kullanılmadığını, zorunlu savaşa maruz kalmak, maruz kalınan zulmün izletilmesi, masuma el uzatamamak ve zalime 'dur!' diyememekten mütevellit bir durumdan bahsediyorum. 

Gazze, Lübnan, Doğu Türkistan'da bebek, kadın ve yaşlı demeden, bütün savaş suçlarının aleni bir şekilde işlenmesi, insanların ve hayvanların vahşice katledilmesi hiç normal değil. Evet, bu konuda hem fikiriz 'ama artık bir şey hissetmediğini' söyleyen 'Bana ne'ci insanların' sayısı da küçümsenmeyecek kadar artmadı mı? Üzgünüm, "ama"larla başlayan cümleler bana hiç masum gelmiyor. Çünkü insanlar, insan olamamanın veya insan gibi hissedememenin ağırlığından "ama" diye başlayan cümlelerle kurtulmak ve kendilerini temize çekmek istiyor.


Modern bir hapishane değil mi günümüz insanın içine sıkışıp kaldığı bu durum. Şık, ışıltılı, renkli, dizayn edilmiş jelibonlu bir korku tünelinden geçiyoruz. Yaşadığımız bu zaman dilimi, süslü öykülerin, savaşlar yaşansa bile adil şartların konuştuğu, zorluklara rağmen katışıksız sevgi ve aşkların güzelleştirdiği, geçmiş-gelecek, özgürlük ideallerinin ortaya koyulduğu bir atmosferden de yoksun artık. Yani beyni uyuşturulmuş, insan görünümlü vahşi canavarlarla mücadele ediyoruz o ışıltılı ve konforlu hapishanelerimizde. İnsan görünümlü ama ruhunu satmış, görüntü harika bir kadın veya beyefendi bir adam ama merhamet ve şerefini kaybetmiş, kalbinin olduğu yerde ise meyve kurtları fısıldaşıyor... vallahi merhameti olmayan, bana ne diyen her birey gözümde bu skaladadır.

Birde başka bir cephesi var elbette yaşadığımız hayatın, tanık olduğumuz gerçeklerin. Soralım o vakit; peki, nerede o seyirci bırakılan yaralı ruhlar, kalbi sızlayanlar, kadın ve çocukların çığlıklarına dualarıyla feryat-figan edenler, elinden bir şey gelmese de dualarını bir mermi kemendi yapıp kafirin boynuna geçirenler... İşte o insanların kendi hapishanelerinde mutlu olmayı öğrenmek zorunda kalması da ayrı bir tekamül meselesidir.

Nedir hapishane, en büyük değerin yani özgürlüğün insan elinden alıması değil mi? "Özgürlük nedir?" sorusunu irdelemekten geçtim, kendini uzlete çeken bir birey neden bu halden memnun kalır, nasıl kalabilir? Kaçamayacağımız bir film sahnesi gibi insanların benliğine açılmış savaş ilüzyonunun içerisinde yaşamak zorunda kalıyorsa, uzletten başka bir çaresi yoktur da ondan... İşte burada evlerinde oturan bizler duaları kuşanıp, ayetlerle inşirah olacağız Müslüman kardeşlerimize. Yukarda bahsini ettiğim tekamülün belki en kolay ve ilk basamağı bu, "Allah'a dayan, sa'ye sarıl, hikmete ram ol!"

Evrendeki bütün canlıların varlığından daha sonra yaratılan insan, varoluş tarihi bakımından en genç olanıdır. Buna evrendeki her şeyi dahil edelim lütfen; uzayı, deniz altını, hayvanları, bitkileri ve hatta böceklerle komple bir evreni kasdediyorum. Muhteşem bir döngü çerçevesinde milyonlarca yıl yaşamaya devam eden evrende tek bozgunculuk çıkaran, yaratıcının muhteşem döngüsüne müdahale eden yine insan değil midir? 



Evrenin dengesini bozduğu, iklimlerin işleyişine müdahale etmesi yetmez gibi şimdi de yaratılışa ve fıtrata tecavüz eden yine sözde insan değil midir? Bakara s. 30. ayeti hatırlayalım; "Hani Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' demişti. Onlar, 'Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamd ederek daima seni tesbih ve takdis (kutsama) ediyoruz' demişler, Allah da, 'Ben, sizin bilmediğinizi bilirim' demişti." 

Zamandan münezzeh olan Rabbimizin "Âlim" sıfatıyla her şeyi bildiğine, kalplerimizin yalnızca O'na ait olduğuna ve Saf s. 8. ayette yer alan,  "Onlar ağızlarıyla Allah'ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır!" vaadine iman ediyoruz.

Mücadelemiz ise Allah'ın vaadinin gerçekleşeceğine inanırken konfor alanlarımızdan çıkıp, çıkamıyorsak da konfor alanlarımız dahilinde amaç ve hedeflerimiz doğrultusunda attığımız adımlarımızla donatmak ve hedefe ilerlemek olmalıdır.  

Çünkü unuttuğumuz en önemli emir, cihattır!


Yazı-Foto: Ayşe Büşra Erkeç / İzin almadan çoğaltılamaz, isim yazmadan paylaşılamaz. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

 Sadece Leman Dergisi mi? Evlerimizde de "Siyer-i Nebi okuyalım!

Sen de Allah’ın biriciğisin...

Sevdiceğimiz kalbimizi kırdığında, nisyan ile bir gül uzatalım