Kimsenin okumadığı o yazı

 




Yazı yazarken insanı yazmaya sevk eden en önemli dürtü karşılık bulması, okunması hatta eleştirilmesidir.

 

Bunlar olmadığı zaman yazmaktan vazgeçer mi yazar, asla vazgeçemiyor. En azından ben kendi deneyimlerime göre okunması, konuşulması veya yorumlanmamasına odaklanmıyorum. Çünkü kendim ve dokunma ihtimalim olan hayatlar için yazıyorum. 


Biliyorum ki kelimelerin bir sahibi olduğu gibi (Her şeyin sahibi Allah’tır.) bir de alıcısı var. Hitap edeceği, anlam bulacağı bir insan vardır… yani tabiri caiz ise su akacağı oluğu bulur, burada ben ve bütün yazarların posta görevlisi olduğunu düşünüyorum.





Hepimiz dünyada zaman zaman boşluk duygusuyla baş etmeye çalışıyoruz, farkında olsak belki bize mutluluk verecek gelişmelerin zamanlaması yanlış olduğu için algılayamıyoruz. Bundan on sene önce boş zamanların hayalini kurarken bugün ki şartlarım itibariyle can sıkıntısı çekiyorum. Bu durumu geliştirmek için ise algılamam gerekeni, oradaki mana ve mesajı bulmalıyım değil mi? Sıkıntıya saplanıp kalmak şiarımıza ters...


“Ağzıma sıçtın İstanbul…” dedi geçen bir arkadaşım, öyle durduk yerde, gayri ihtiyari hatta argo olduğunu farketmeden çıkıverdi ağzından. Göz göze geldik, utandı, gözlerini kaçırdı ve sustu. Fısıltılı bir sesle, “Düşüncelerinin değişmesi ve gelişmesi gerektiğini anladığın bir an oldu mu?” dedim, “Bilmem, senin?” diye bana çevirdi meraklı bakışlarını… Tamam, hadi birlikte düşünelim; Evet oldu hatta bütün hücrelerimde hissetmediğim tek bir an bile olmuyor. Zira fiziken sürekli değişim ve dönüşüm geçirdiğimiz dünya ahvalinde fikirlerin, duyguların, düşüncelerin topyekun ruhun değişmesi ve gelişmemesi için nasıl bir etken olabilir… Bu İslam'ın da şiarıdır, “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır, aldanmıştır.” İşte öyle bir an yaşadım, “an” dediğimiz hal insanın kötü geçen günlerinde sığındığı bir nefes aralığı gibi geliyor… geçmişten hayıflanan, gelecekten ümidini kesen insanın “ne yapayım bari bu andan mutlu olayım” minvalinde bir teselli arayışı… ben de böyle bir düşünce içindeydim ama artık başka bir pencereden bakıyorum. Geçmiş ve gelecek Allahın sır bilgisi dahilinde evet ama senin seçeneğin ile binlerce ihtimali de içinde barındıran bir mucize… “İste, vereyim” diyor, o halde nasıl isteyeceğimizi öğrenmeliyiz değil mi kardeşlerim.





2010’da memleketimden çıkıp, İstanbul’a yerleştiğimde sadece Rabbim vardı, hala sadece ve çok şükür sadece Rabbim var, iyi ki var çünkü o kulunu asla yalnız bırakmaz, bırakmadı.


Sende iste, geçmiş ve geleceğin hazinelerinin sahibine aç ellerini ve kalbini çünkü yalnız değilsin, senin de Rabbin var! 


Yazı-Foto: Ayşe Büşra Erkeç / İzin almadan çoğaltılamaz, isim yazmadan paylaşılamaz.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

 Sadece Leman Dergisi mi? Evlerimizde de "Siyer-i Nebi okuyalım!

Sen de Allah’ın biriciğisin...

Sevdiceğimiz kalbimizi kırdığında, nisyan ile bir gül uzatalım