Şiirin duaya dönüştüğü An!


Edebiyatın gerekliliği nedir? Kurgularımızdan oluşturduğumuz bir ütopyada kendimizi öylesine salıverdiğimiz rüzgârda savurmak mı?
Zaten bunu yapıyoruz rahat olun! Kendi yalanlarımıza kılıflar geçirip, kendimizi kaybedip, yalanlardan kurguladığımız hayali şehirlerde figüranlık yapıyor ve inanıyoruz? Şiir gerçek bir ruhi çığlıktır, edebiyat ise kalkanlardan oluşturduğumuz ve etrafımızı ördüğümüz kale… Şiir gerçekse edebiyat nedir, edebiyat korunaksa şiirin gerçekliği nerde başlıyor… Yanılsamalar da mı?
Edebiyat mı, şiir mi daha gerçek?
Bu sorulara cevap bulamıyorum...
Aklıma hemen gündelik kelimeler üşüşüyor… Ekmek, Tanrı, Misafir, Ayakkabı, Toka, Çay, Makarna, Uzunsamsunu boşverin monte carlo kısa ve mavi, Şeytan, ikibinbir uzun; hemen her gün zihnimizde, cümlelerimizde ve seslerimizde yer verdiğimiz kelimelerin hangi anlamlar taşıdığını anlatabilir ve nasıl açıklarız? Bir gün ciltlerce kitaplar yazarız belki... Belki anlatmaya çalışırız dilimiz döndüğünce, yazmaya başlarız kelamlar yol verdiğince, ifade ederiz sözlerin kapı araladığı sürece... Yeterli midir bunca çaba? Hayır!
Nedense tam anlamıyla yeterli bulamayız; yaptığımız konuşmayı, yazılmış kelimeleri, kurduğumuz cümleleri, kurguladığımız hayalleri.
O olsun isteriz hep yanımızda, elimizi uzatınca tutamamak ne demektir, nasıl bir ıstıraba dönüşür aynı şehrin aynı kaldırımına belki iki saniye evvel oda ayak basmıştır ama biz uzağızdır O’ndan. Kaldırım olmak isteriz, okşadığı bir köpek, kedi ya da sevgiyle baktığı bir balık olmak isteriz. Olamadığı halde hala onu tahayyül etmek bile dimağımıza sürülmüş bir aşktır ya artık! Vazgeçeriz, vazgeçişin şuurundan uzak olsak bile ve sukut en büyük tesellimiz olur... İşte tam bu noktada kalemin sırrı aşikâr olmaya başlar…
Çünkü ifade edememek değildir asıl sorun, mesele o değerin bizden ziyade etrafa yansıyan ışığı neticesinde farklı farklı değerleri ve manaları bünyesine toplaması ile ilgili bir durumdur. Bu hislerle anlaşılır ancak... Tanrı'nın Kutsallığını bilmekle onu hissetmek arasında garip benzerlik olsa da ikisinin aynı şey olmadığını kavrama durumu bir örnek olabilir bu soruna, lakin işin aslı tam ifade edilemez, edildiği zaman kaleme kelam gerekmez, susar kalem...
Onun içindir ki Şiir gündelik hayatımızın hengâmesi içerisinde silik kalsa da; şiiri hayatlarından pay sahibi kılanlarda az değil. Bu ilgi öylesine yabana atılamaz bir ilgidir ki; okuyucusunu bulabilmekte doğal bir durum olarak takdir edilmektedir. Şiirde Şair de kendi kitlesini yaratır… Tanrısını yaran insan ve insanını yaratan Tanrı gibi… Kutsal bir geçiş yani…
Kelimeleri olur olmaz herhangi bir yerde kullanmak değildir marifet, kullanmamakta değildir. Gündelik kaosta yapıp ettiklerimizle her yerde her şeyi gelişi güzel kullanmak ve gelişi güzel karşılıklar bulmak mülevvesliği öylesine işlemiş ki içimize artık ne yaptığımızı ve ne yazdığımızı bilemez hale geldik...
Sebep Türkçenin eksikliği değil, sebep Türkçeyi katleden yabancı kelimelere ve argoya sığınma / özenti / halinin bünyemize hâkim olma durumudur.

‘Gerçek şiir okurları hakiki müminler gibidir’ ibaresiyle anlaşılıyor ki, şiirin kıyametini yaşadığımız bu coğrafyalarda şiir okurları gibi şiir’i yaşamakta kordan alev tutmaya benziyor.
Şimdi küçük bir parantez açalım ve kısa bir değerlendirme yapalım. Birçok kez rastlamışızdır şiirin şahsiliği hakkındaki görüşlere... Evet, şiir şahsidir, fakat şahsiliğinde gidip dayandığı bir yer vardır. Ruh... Şahsi olmasından mütevellit, somutluğu örten bir örtü olarak görülebilir bu şahsilik, onu nesneleştirirken olmadığı şekli ile konumlandırmak ve aleladeleştirmek ise gözler önünde pervasızca işlenmiş bir cinayet kadar tehlikelidir... Şairler bu kötülüğü ne yazık ki hep yapıyorlar kendilerine. O ne bir vahiy'dir nede bir siren sesi... Düşünün bir kere 'yaşayan' dan ziyade ne olduğu konusunda 'yaşananlar' olarak insan varlığını da ortaya koyması gerekmiyor mu?
Bu sebepledir ki; Şair ve Şaireler olarak, bir Şiire olmadığından öte ya da olduğundan az yorumlar belirlemek hakkına sahip değiliz elbet... Sorgusuz soruşturmalarla ve soruşturmadan öteye gidemeyen yayınlara ev sahibeliği yapan bir mercii değiliz, bunun bilincindeyiz!
Edebiyat Kafka’ya göre gerçeklikten kaçmaktı. “o zaman kurmaca ile yalanın bir farkı yok, öyle mi?” diye sorduğunda, Kafka: “Yok, öyle değil. Kurmaca bir yoğunlaştırma, öze dönüştürme çabasıdır, diyordu.  “-Peki ya şiir? “-Şiir edebiyatın tam tersidir. Şiir bizi uyandırır.  “-O zaman şiirde dine yöneliş var öyle mi?  “-Tam değil. Şiir daha çok duaya yaklaşır”.
Anlıyorum ki alışılagelmişin dışında olması gerekenleri ortaya çıkarabilecek yetileri bünyemizde toplamalıyız ve ortaya çıkarabilmek adına daha çok çalıştık, çalışmalıyız(!) gibi safsatalarla beyninizi çöplüğe çevirmekten ziyade, Sükuti Şan ile şiir okumak yeterlidir. Yoksa Şiir'in görüntüsüz şeklini temsil etmeye devam edecekler, etrafı saracak... Sessizliğin bilgeliğine kapı araladığımız sürece bu uygulayacağımız eylemlerle dönüştürülecek bir başlangıç olacaktır... Eylemler imza ile ölümsüzleşir ve amaca gitmek için teferruata gerek duyulmaz.
İşte edebiyat’ın gerekliliği sorulunca sessizlik nedenimiz bu sebepledir!
Toprağa çekirdek çoktan düştü, artık kabuklarımızın çatırtısı çalınmakta kulaklara... Filiz vermeye başladı "edebiyat"... Meyveleri derlemek ise an meselesi... Diye pankart açan protestocu gençliğe dönmeyelim ne olur!
Bu sebepledir ki; Şiir ruhun evrene baktığı bir gözüdür... Ruhun tuvale yaptığı bir resim... Şimdi birde şunu düşünün; ruhların bir araya gelmesi sonucu o tuvaldeki resmin derinliği ve ayrıntılardaki lezzeti, bakış açılarının toplandığı bir kombinasyon dahilinde tarifi güç bir deryaya dönüşmesi şiirin, düşünmek bile dizlerimi titretmeye yetiyor... Bizler o deryada buluşmanın heyecanını yaşadık...
O deryaya bulandık değerli şairlerin şiirleriyle harikulade resimlere tanıklık etti ruhlarımız... Ve bir kez daha anladım ki; Şiir… Şiir… Şiir…
Fazla söze ne hacet?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

 Sadece Leman Dergisi mi? Evlerimizde de "Siyer-i Nebi okuyalım!

Sen de Allah’ın biriciğisin...

Sevdiceğimiz kalbimizi kırdığında, nisyan ile bir gül uzatalım