Haddini bilmeyen “Aşk”ı ne bilsin!
Son günlerde yazmak için çok sebep ve konu buluyorum. Bunun nedenini bilmiyorum ama bildiğim tek şey, besmele ile başladığım yazılarımın ihtiyacı olan ruhlara, sadra şifa olmasıdır.
Hadi başlayalım; son günlerde insanlık olarak kendi değerlerimize, bilgimize, tecrübelerimize ne kadar yakin ve ne kadar uzak durduğumuz çok dikkatimi çekiyor, rikkatimi de nazikçe size sunuyorum.
Bilmek ve bilmemek arasındaki ince çizgiyi kavramak, duruşumuzu betimlerken “haddini bilmek” gibi bir kavramı, kendimce vazifeyi de benimsememe neden oluyor. İslam kaynaklardan öğrendiğim, “fena ve beka” nazariyesinin kurucusu olarak bilinen mutasavvıf Ebû Saîd el-Harrâz'ın, “Nefsinde olanı bilmeyen Rabbini nasıl bilebilir?” sözü daha sonra, “Nefsini bilen rabbini bilir” şeklinde tasavvufî bir vecizeye dönüşmüş ve zamanla hadis olarak literatüre geçmiş. Bunu düşünürken aklıma birden Yunus Emre’nin, “Okumaktan mana ne/ Kişi Hakkı bilmektir/Çün okudun bilmezsin/Ha bir kuru emektir.” dizelerinde ki ifadesini de eklersek, kendini bilen Rabbini, Rabbini bilen de haddini bilir sonucuna vakıf oluyorum.
Katıldığım ilim meclislerinde, dost hasbihallerinde, iş ortamlarında, aile buluşmalarında “bilmenin sırrı”nı araladığım zaman, kişinin haddini ne kadar bilip-bilmediğini istemsizce sorup sorguluyorum. Kişinin kelime aralarından sızan enaniyetini fark ettiğim an, değerini de haddini bilip-bilmemesiyle, bulunduğu meclise yaydığı rayihasından anlıyorum. Bu bildiğiniz kişilik kokusu, kiminden yasemin gibi revâyih-i tayyibe (güzel-hoş koku) yayılırken, kiminden de tramvay kokusu gibi pis, terli ve iğrenç bir koku yayılıyor.
Bir de şu var, şeytan nefsani ve manevi her alandan saldırıyor. Şöyle ki ruh dengini ararken, kısıtlı bir dünyada misafir olan fizik-bedenimiz de dengini bulmayı arzular. Buna fikirler eşlik eder, sözler ete-kemiğe dönüşür, sadece dönüşmekle de kalmaz anlam bulur, söz sevda olur öze düşer ve benlik eşini-yoldaşını bulur-hisseder, mana ise kalpte muhibbi olur… işte bu hal de had-hudut çizgisini çizmektir. Yani Rabbe iltica ederken daire içerisinde, çizgiyi aşmadan aşıkın maşuka ulaşması kadar güzel olan bir şey daha var mıdır? Bence yoktur, zira “dünyada ki cennet” diye tasvir edilen çizelge de buluşmak kadar doğal bir hal yoktur. (Rabbim rızası dahilinde güzel bir buluşma nasip etsin.) Lakin çizgimiz belli ve nettir, daha anlaşılır ifade ile yazmamız gerekirse bu hali “helal-haram” şeklinde zikredebiliriz zira Allah’ın rızası olmayan hiçbir buluşma güzel değildir.
Her ruh-kalp ve fiziği yani benliği eş ile refik yaratan Allah, bedenin şehevi arzularına galebe çalabilelim diye içini ruh ve kalp ile donatmış ve anlamlandırmıştır. Bu nedenle nefisle hareket edenler, mutmain olamazlar. Mutmain olmak ve refikini benimsemek işi helal bir vizyon ile kendine yol bulur, büyütür ve İslam libasıyla bezer. Amaç belli ise yanlış yangın ihbarlarına kulağımızı tıkamamız gerekiyor. Kendini muhafaza etmek, fitne ve zulüm çağında yani şimdi, haddini bilmekle ölçülü olduğunu düşünüyorum. Haddini bilmeyen kadın ve erkekler inanın iğrenç kokular yayıyor.
Erkeksin, özgürsün fakat göz kapakların libasın olsun, iffetinle kapanması gereken yerde perdeyi çeksin! Allah’ın sana verdiği gücü hoyratça kullanma, kullanma ki sevdiceğine köle olması öğüdüyle Aişe’ye el uzatan Ali yoldaşın, Hatice’ye sığınan ümmetin efendisi sırdaşın olsun…
Ne demiştik, kendini bilen Rabbini, Rabbini bilen de haddini bilir… haddini bilmeyen aşkı ne bilsin!
Yazı-Foto: Ayşe Büşra Erkeç / İzin almadan çoğaltılamaz, isim yazmadan paylaşılamaz.






Yorumlar
Yorum Gönder
Görüş ve düşüncelerinizi yazın...