‘İnsan Kalabilme’ Kavgası
Sıkılınca ayetleri arasında nefes aldığım "Rahman"
suresi gibisin…
Ruh, besin kaynağını bulduğu ve huzura eriştiği zaman, uzun zamandır görmediği bir dostuna kavuşmuş gibi sükûnete erer. Öyle bir dostluktur ki o; konuşmaya hacet kalmaz. Soru sorulmaz, cevap beklenmez. Sekinete kavuşan ruhlarda görülen bu müstesna hali yaşamak mümkün olmasa da, dünya dilinde” huzur” diye tarif ve telaffuz edebiliriz.
“Sekinet hali”ni yaşamak neden mümkün değil veya zor? Şöyle
örnek verelim; Hz. Peygamberin mağaraya sığınmaları hadisesini herkesin
bildiğini tahmin ederek yeniden anlatmaya hacet görmüyorum. Efendimizin
arkadaşının o anki korku halini düşünmenizi rica ederek konuya devam edelim. Mağarada o korku hali gelince Efendimiz
arkadaşına dönüp "Üzülme, Allah bizimle beraberdir" dediği haldir,
sekinet hali. Yunus Emre’nin üstadının kapısı eşiğinde beklerken hakir görülen
bedeni karşısında huzur duyan ruh dinginliğidir, sekinet hali...
Sekinet; Allah’ın seçkin ve müstesna kullarının kalplerinde
vuku bulur. Sadece Müminlerin hissedip yaşadığı müstesna bir durumdur ki,
Kuran-ı Kerim’de bu durum sıkça dile getirilir. Fetih Suresi 4. Ayette Elmalılı
Hamdi Yazır tercümesine baktığımız zaman “O, odur ki Müminlerin kalplerine o
sekîneti indirdi, imanları üstüne iman artırsınlar diye…” tarif edildiğini
görür, teselli buluruz.
Tevbe suresi 40. Ayette yine efendimizin o haline ışık tutan ve bize “sekinet” halini aktaran şu kısmı okuruz… “O, arkadaşına: «Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir!» diyordu. Bunun üzerine Allah ona manevi güç ve huzur verdi, onu görmediğiniz ordularla destekledi ve küfredenlerin kelimesini en alçak etti.” İfadeleri ile güven duygularımız tazelenir.
Tevbe suresi 40. Ayette yine efendimizin o haline ışık tutan ve bize “sekinet” halini aktaran şu kısmı okuruz… “O, arkadaşına: «Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir!» diyordu. Bunun üzerine Allah ona manevi güç ve huzur verdi, onu görmediğiniz ordularla destekledi ve küfredenlerin kelimesini en alçak etti.” İfadeleri ile güven duygularımız tazelenir.
Fakat kendi adıma endişelerim artıyor. Ben ne peygamberim,
ne de bir peygamber dostuyum. Ruhumu sekinet ile huzura erdirecek kadar
günahsız hiç değilim. İslam coğrafyası kaynayan kazanlar haline dönmüşken,
oturup köşemde kalbimin sükûnet bulmasını beklemek cehaletin ve deliliğin
göstergesi değildir de nedir?
Kalbim yanıyor donarak ölen çocukları gördüğüm zaman, acılı
babaların isyanına kulak vermeye gerek yok, zaten gözleri haykırıyor
isyanlarını. İşte tam bu noktada “Mısır’da çocuklar ölüyor duyuyor musunuz?”
dediğim zaman, Van’da yaşayan çocukların ıstırapları çarpılıyor suratıma,
“ayrımcı” yaftası da cabası, sözcüklerim kifayetsiz yaşanan vahim durumu
anlatmaya.
İnsanlık kaybediyor!
Beynimizdeki çığlıklara çığlıklar ekleniyor duymuyorsunuz? Kardeşlik duygularına bile dikenli teller
çekilmiş, sınırlar konulmuş, “bizden olmayan”ların acısına bile
üzülemiyorsunuz! Nedir bu “bizden”, “biz” kimiz? Irkı, dili, dini geçtim,
hayvanlara merhameti bile esirgemeyen, insanlığın tarifini yaşayarak ortaya
koyan Hz. Muhammed Efendimizin ümmeti değil miyiz?
Ne oluyor bize böyle,
bizler nasıl Müslümanlar olduk?
Kalleşlik sisleri
etrafı sarıyor, burnumuzun önünü görmüyor, doğruyu yanlıştan ayırt edemiyoruz!
Etrafta sarhoş gibi dolaşan ve cehaletini bilgece haykıran yarışçılar haline
geldik ya, sahi bunu nasıl başarıyoruz?
Biz insanın
yalnızlaştıkça büyüyeceğine inandık amenna, lakin insanlık duygularımızı
ayaklarımız altında un ufak ediyoruz! Vicdanımızın sesine engel olmayı maharet
sayanlara ne demeli peki; ya istedikleri gibi olmak için insanların içindeki
iyilik taşlarını yerinden oynatanlara ne demeli?
Kaç kere en yakınımızın gözlerine bakıp “Sıkılınca ayetleri
arasında nefes aldığım, "Rahman" suresi gibisin” dedik? Kaç kere
Rahman suresine sığındık, kalbimize huzur tohumlarının saçılmasına izin verdik?
Dünya ağır bir imtihandan geçiyor. Hak ve Batıl kavgasına yeni bir kavga daha eklendi, “İnsan Kalabilme”
kavgası. İnsanlığını, merhametini, vicdanını kullanamayan insan, insan olur
mu? İnsanlığını kaybeden, Hak ve Batıl kavgasını başarıya ulaştırabilir mi?
Kavgalarımızın şekli değişiyor. Bizim düşmanlarımız belliydi
oysa Allah ve Peygamberdi bizim kıstasımız. Bireysel kavgalarımıza eyvallah
çekmeyenler değildi, kendi vatanımız ve milletimizi öfke ve kin kusmak değildi.
Masum insanların ezileceği hesapların oyuncağı olmak bize uymazdı, bozguculuk
yapanların ekmeğine yağ sürecek kadar aciz değildik biz…
Savunmasız ve aman dileyen bir kâfire bile merhametle muamele
et diyen bir dinin neferleriyken nasıl bu kadar öfkelenebiliyoruz? “La ilahe illallah” diyenler değil, bizim
düşmanımız! Çok geç olmadan anlamamız gereken budur.
Çok çetin bir oyun dönüyor, oyuncak olacak kadar aciz bir
millet değiliz biz. Hiç olmadık! Olayları iyi okuyup, birbirimize kenetlenelim,
geç kalmadan!

Yorumlar
Yorum Gönder
Görüş ve düşüncelerinizi yazın...